Çaykara-Dernekpazarı Kültür Ve Dayanışma Derneği
Çaykara ve Dernekpazarı için; büyük fedekarlıklar yapmışlardır. Yöre için, özellikle; eğitim konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. Çok cömert davrandılar.
Taştan Toprağa Değil, İlme Tutunan İnsanlar
Her insan, dünyaya gözlerini açtığı toprakların rengini taşır yüreğinde. Doğduğu coğrafya, soluduğu hava, dinlediği hikâyeler ve tanık olduğu hayat mücadeleleri; onun karakterini, bakış açısını ve hayata karşı duruşunu şekillendirir. İnsan, biraz yaşadığı yerin kaderidir; biraz da o kadere karşı gösterdiği iradenin adıdır. Yüzyıllar boyunca Solaklı Vadisi’nin sarp yamaçlarında yaşam süren insanlar, kaderlerini kolay olanla değil, zor olanla yazdılar. İki dağın arasına sıkışmış bu coğrafyada geniş ekim alanları yoktu; toprak, insanın karnını doyuracak kadar cömert değildi. Ancak hayat, yalnızca topraktan ibaret değildi. İşte bu yokluk, Solaklı Vadisi insanını yılgınlığa değil; mücadeleye, dirence ve kararlılığa yöneltti. Bu zor coğrafya, insanını erken olgunlaştırdı. Taşın sertliği, karakterlere geçti; yamaçların dikliği, iradeye dönüştü. Osmanlı döneminden itibaren Çaykara ve Dernekpazarı insanı, karşılaştığı her güçlüğü aşmanın yollarını aradı. Pes etmek bu toprakların sözlüğünde hiçbir zaman yer bulmadı. Zorluklar karşısında boyun eğmek yerine, ayağa kalkmayı; çaresizlik karşısında umut üretmeyi bildiler.
Zamanla şu hakikati fark ettiler: Toprak vermiyorsa, emek verilmeli; emek yetmiyorsa, akıl ve ilimle yol açılmalıydı. İşte bu düşünce, nesilden nesle aktarılan sessiz ama güçlü bir karara dönüştü: Kurtuluşun yolu eğitimden geçiyordu. Cumhuriyet döneminde bu bilinç daha da kökleşti. Çaykara ve Dernekpazarı’nda evler yoksuldu belki ama hayaller zengindi. Sofralar sade, imkânlar sınırlıydı; fakat çocukların defterleri umutla doluydu. Anneler babalar, kendi yaşayamadıkları yarınları evlatlarının kaleminde aradılar. Okullar, sadece bilgi verilen mekânlar değil; bir milletin kaderinin yeniden yazıldığı ocaklar hâline geldi. Bu yüzden bu topraklardan öğretmenler, akademisyenler, bilim insanları, yöneticiler yetişti. Her biri, arkasında taşlı yolları, sisli dağları ve alın teriyle yoğrulmuş bir geçmişi taşıyarak hayata karıştı. Onların başarısı tesadüf değil; asırlardır süren bir mücadelenin, sabrın ve eğitime duyulan sarsılmaz inancın sonucuydu. Bu yazıda, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan günümüze uzanan bu eğitim sevdasının izlerini; Çaykara ve Dernekpazarı insanının imkânsızı mümkün kılan başarı hikâyelerini ele alacağız. Çünkü bu hikâye, yalnızca bir bölgenin değil; yokluktan umut, zorluktan erdem üreten bir milletin hikâyesidir.
Osmanlı’dan Günümüze İlim Ocakları: Çaykara Medreseleri
Osmanlı Devleti’nde eğitim, yüzyıllar boyunca yalnızca resmî kurumlarla sınırlı kalmamış; toplumun ruhunu besleyen, irfanı diri tutan resmî ve gayr-i resmî müesseseler aracılığıyla yürütülmüştür. Bu köklü eğitim geleneğinin en mühim halkalarını, ilköğretimin verildiği Sıbyân Mektepleri ile orta ve yüksek seviyede ilim tahsilinin yapıldığı medreseler oluşturmuştur. Medreseler, yalnızca bilginin aktarıldığı mekânlar değil; aynı zamanda ahlâkın, hikmetin ve irfanın yoğrulduğu kutsal ilim ocakları olmuştur. XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı coğrafyasının dört bir yanında yaygınlaşan Sıbyân mektepleri, genellikle 6–12 yaş arasındaki çocukların ilk eğitimlerini aldıkları müesseselerdi. Özel şahıslar veya vakıflar eliyle yürütülen bu okullarda, Kur’ân-ı Kerîm başta olmak üzere İslâm dininin temel esasları öğretilir; çocukların ahlâkî ve dinî terbiyesine büyük önem verilirdi. Her ne kadar resmî bir statüye sahip olmasalar da, Osmanlı maarif sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan bu mektepler, toplumun manevî temellerini güçlendiren ilk eğitim yuvalarıydı.
1870’li yıllara gelindiğinde, Trabzon vilâyeti genelinde 615 adet Sıbyân mektebinin bulunduğu görülmektedir. Bu mekteplerin 193’ü, Dernekpazarı ve Çaykara’yı da kapsayan Of kazası sınırları içerisinde yer almaktaydı. Bu rakamlar, bölgenin ilme ve eğitime verdiği değerin açık bir göstergesi niteliğindedir. Osmanlı döneminde Trabzon, ilmiye geleneğinin güçlü olduğu şehirlerden biri olarak öne çıkmıştır. Şehir merkeziyle sınırlı kalmayan bu ilim anlayışı; kaza, nahiye ve köylere kadar yayılmış, medreseler vasıtasıyla her köşeye ulaşmıştır. Bu bağlamda, Trabzon’a bağlı kazalar arasında medrese sayısı bakımından en dikkat çekici yerleşim birimi Çaykara olmuştur. Çaykara ve Hayrat’ın bağlı bulunduğu Of kazası, Osmanlı ilim hayatında önemli bir merkez konumundaydı. 1286/1869 tarihli Trabzon Vilâyeti Sâlnâmesi’nde, Of kazasındaki mevcut medrese sayısı 350 olarak kaydedilmiştir. Ancak nüfus, köy ve cami sayıları dikkate alındığında bu rakamın bir miktar abartılı olduğu anlaşılmaktadır. Zira aynı Salnâmeye göre kazada 108 köy ve 139 cami bulunmakta; bu da her bir köye ortalama üçten fazla medrese düştüğünü göstermektedir. Buna rağmen, Of ve özellikle Çaykara’nın, Trabzon’un ilim damarlarını besleyen güçlü bir merkez olduğu tartışmasızdır.
Çaykara Medreseleri
Trabzon’un medrese bakımından en zengin bölgelerinden biri olan Çaykara’da, merkez ve köylerde çok sayıda medrese inşa edilmiş; bu müesseseler ilim tahsil etmek isteyen talebeler için birer sığınak, birer umut kapısı olmuştur. Bu medreselerden yükselen ilim sesi, yalnızca bölge halkını değil, çevre kazaları da aydınlatmıştır. 1305/1888 tarihli Trabzon Vilâyeti Sâlnâmesi’ne göre Çaykara ve köylerinde bulunan medreseler şunlardır:
Bu medreseler, yalnızca taş ve ahşaptan ibaret yapılar değil; ilmin, sabrın ve adanmışlığın vücut bulmuş hâlleriydi. Nice âlim, nice müderris ve talebe bu ilim ocaklarında yetişmiş; aldıkları ilmi Anadolu’nun ve İslâm coğrafyasının dört bir yanına taşımıştır. Bugün geriye kalan izler, bize Çaykara’nın geçmişte nasıl bir ilim beldesi olduğunu fısıldamaktadır. Bazı ilçeler vardır; haritalarda küçük görünür ama taşıdığı hikâye bir ülkenin vicdanına sığmaz. Çaykara da onlardan biridir. Dağların arasına sıkışmış bu mütevazı ilçe, yıllar boyunca yoklukla, felaketlerle ve zorluklarla sınanmış; fakat bütün bu sınavların içinden eğitimle ayağa kalkmayı başarmıştır. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, Çaykara’da ne doğru dürüst bir yol vardı ne de elektrik. Kış uzun, imkânlar sınırlıydı. Ama çocukların gözlerinde sönmeyen bir ışık vardı. Ayaklarında çarıkla, omuzlarında umutla kilometrelerce yol yürüyerek bir okulun kapısına varan o çocuklar, aslında kendi kaderlerine doğru yürüyordu. O kapı her açıldığında yalnızca bir ders başlamıyor; cehaletin duvarlarında bir gedik daha açılıyordu. Çaykara’da eğitim, masa başında alınan bir kararla değil; halkın inancı ve alın teriyle filizlendi. Taş taş üstüne kondu, keresteler sırtlarda taşındı. Kadınlar derelerden kum ve çakıl taşıdı; erkekler günlerce yorulmadan çalıştı. Yapılan yalnızca bir okul binası değildi; geleceğe bırakılan bir emanetti. O duvarların harcında yalnızca taş değil, umut ve dua da vardı.
O yıllarda okula gitmek kolay değildi. Bir defter, bir kalem, bir kravat bile büyük birer servetti. Buna rağmen çocuklar, yoksulluğu değil, okumayı seçti. Çünkü biliyorlardı ki eğitim, içinde bulundukları karanlığı aydınlatacak tek ışıktı. Ve bu ışığı yakan öğretmenler vardı. Çaykara’nın eğitim kaderini değiştiren asıl güç, işte bu fedakâr eğitimcilerdi. Müdürler vardı; makam odasında oturmayı değil, sınıflarda olmayı seçen… Öğretmenler vardı; yalnızca ders anlatmakla kalmayıp hayatı öğreten… Kimseyi incitmeden, kimseyi korkutmadan, bir çocuğun yüreğine dokunmayı bilen insanlar… Onlar için her öğrenci bir cevherdi ve her cevher işlenmeyi bekliyordu. Zamanla o küçük sınıflardan büyük hayaller çıktı. Çaykara’dan doktorlar, mühendisler, akademisyenler, öğretmenler yetişti. Bir zamanlar çarıkla yürüyen çocuklar, ülkenin dört bir yanında söz sahibi oldu. İlçenin adı artık yalnızca coğrafyasıyla değil, yetiştirdiği insanlarla anılır hâle geldi. Elbette bu yolculuk eksiksiz değildi. Özellikle kız çocuklarının eğitimden uzak kaldığı yıllar, Çaykara’nın hafızasında buruk bir iz olarak durur. Okulun yapımında en ağır yükü taşıyan kadınların, o sıralarda yeterince yer bulamaması bu hikâyenin en hüzünlü tarafıdır. Ancak zamanla anlayış değişti, ufuklar genişledi. Eğitim, herkese açılan bir kapı hâline geldi. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Çaykara’nın eğitimle nasıl yeniden inşa edildiği açıkça görülür. Eski taş binalar belki yerini yenilerine bıraktı; ama o gün yakılan eğitim meşalesi hâlâ yanıyor. Nesilden nesle aktarılan bu ışık, Çaykara’nın en kıymetli mirasıdır. Çaykara’nın eğitim kaderi, bize şunu hatırlatır: Bir ilçenin talihini değiştirmek için büyük servetlere değil, büyük inançlara ihtiyaç vardır. Ve bir okul açıldığında, yalnızca kapılar değil; gelecek de aralanır.
Solaklı Vadisi: Felaketlerle Yoğrulan Bir Hafıza
Solaklı Vadisi, Doğu Karadeniz’in birçok yöresi gibi, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ulaşıncaya dek ağır sınavlardan geçmiş bir coğrafyadır. Bu vadinin hafızasında yalnızca yeşilin huzuru, suların bereketi yoktur; savaşın, işgalin, açlığın ve ardı ardına gelen felaketlerin derin izleri de saklıdır. Her dağın yamacında, her derenin kıyısında biraz acı, biraz da sabır vardır. Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesi henüz dağılmamışken, 1914’te ilan edilen seferberlik Solaklı Vadisi’nin kaderini kökten değiştirdi. Yirmi ile kırk altı yaş arasındaki neredeyse bütün erkekler askere alındı. Gidenlerin büyük çoğunluğu cephelerden bir daha geri dönmedi; dönebilenlerin çoğu ise sakat, yorgun ve yaralıydı. Tarlalar yetim kaldı, evlerin direği çöktü. Hayat, bir anda kadınların ve çocukların omuzlarına yüklendi. Bu büyük yıkımın ardından, 1916 yılında Rus işgali geldi. İşgal, yalnızca toprakların değil, insanların hürriyetinin de kaybıydı. Halkın önemli bir kısmı evini, ocağını terk ederek batıya doğru göç etmek zorunda kaldı. Göç yollarında açlık, sefalet ve bulaşıcı hastalıklar can aldı. Sığınılan diyarlarda umutlar tükenirken, geride kalan köylerin birçoğu yakıldı; evler kül oldu, hayatlar darmadağın edildi. Henüz bu acılar dinmemişken, 1929 yılında yaşanan ve halkın “Büyük Tufan” diye andığı Of Sel Felaketi, Solaklı Vadisi’ni bir kez daha yerle bir etti. O dönem Çaykara’nın eski adıyla Hadi Pazarı, neredeyse tamamen yok oldu. Binaların büyük bölümü Solaklı Deresi’ne kapılarak Of’a, oradan da Karadeniz’in hırçın sularına sürüklendi. Yalnızca yüksek kesimlerdeki birkaç yapı ayakta kalabildi; gerisi suya, çamura ve zamana karıştı. Oysa felaketler zinciri selden çok önce başlamıştı. 1925’li yıllarda yörede ciddi bir gıda, özellikle de mısır kıtlığı yaşanıyordu. Sel felaketinden sonra bu yokluk dayanılmaz bir hâl aldı. Açlık, insanların kaderine yazılmış bir yazı gibi her kapıyı çalmaya başladı. Devlet, halkın bir kısmını başka bölgelere göç ettirerek hayatta kalmalarını sağlamaya çalıştı. Ancak geride kalanlar için hayat, yoklukla ve umutsuzlukla baş başa kalmaktan ibaretti. Solaklı Vadisi’nin bu yılları, yalnızca bir coğrafyanın değil, bir milletin sabırla ayakta kalma mücadelesinin de özetidir. Yaşanan her felaket, insanları biraz daha yoksullaştırmış; ama iradelerini asla teslim alamamıştır. Bu topraklarda umut, her yıkımın ardından yeniden filizlenmeyi bilmiştir.
Taştan, Emekten ve Umuttan Doğan Bir Okul
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Çaykara’da eğitimin ilk ışığı Merkez Hurmalık mevkiinde yanmaya başladı. Ahşap bir hanı andıran mütevazı bir yapıda, ilkokul eğitimi sessiz ama kararlı adımlarla başladı. 1929 yılına kadar aralıksız süren bu eğitim, yokluklara rağmen geleceğe tutunmanın en sade ama en güçlü ifadesiydi. Ne var ki Çaykara’nın kaderine kazınmış büyük felaket, 1929’daki o meşum sel halk arasında “Nuh Tufanı” diye anılan afet yalnızca evleri değil, umutları da yerle bir etti. Solaklı Deresi’nin azgın suları, Çaykara merkezini Hadi olmak üzere silip süpürdü; taş üstünde taş bırakmadı. Bu büyük yıkımın ardından eğitime kısa bir süre ara verildi. Ancak ilim sevdası kolay sönmedi. Bir müddet sonra, merkezde bulunan caminin yanındaki mütevazı bir kahvehanede dersler yeniden başladı. Tahtası kahve masasından, sırası sandalyeden ibaret olan bu mekânda, çocuklar yine okumaya devam etti. Bunca yıkıma rağmen Solaklı Vadisi’nde sönmeyen bir ışık vardı: okuma arzusu. Çaykara halkı, her şeyini kaybetmiş olsa da çocuklarının geleceğinden vazgeçmedi. Yeni ve sağlam bir ilkokul binası yapmak istiyorlardı. Ancak merkezde, taşkınlara karşı güvenli bir arsa bulmak neredeyse imkânsızdı.
Nihayet umut, Kadohor, bugünkü Işıklı Mahallesi’nde yeşerdi. Köyün ileri gelenlerinden Yusuf Ağa (Hacıhasanoğlu), Çaykara merkezinden yaklaşık dört yüz metre yükseklikte, tepe üzerindeki geniş tarlasını okul yapılması için bağışladı. Bu, sadece bir arsa bağışı değil; geleceğe atılmış cesur ve fedakâr bir imzaydı. Bu okul, devletin imkânlarıyla değil; halkın alın teriyle yükseldi. Çarşı ile okul arsası arasında ne bir yol vardı ne de bir araç… İnşaat malzemelerinin tamamı insan sırtında taşınmak zorundaydı. Yakın köylerden yardım istendi: Her haneden ya üç lira para ya da kereste getirmesi şart koşuldu. Parası olmayan, gücüyle katkı sundu. Erkekler sırtlarında kereste taşırken, kum ve çakıl yaklaşık bir buçuk kilometre uzaklıktaki Solaklı ve Yeşilalan derelerinden kadınlar tarafından taşındı. İplerle, sepetlerle, dualarla ve sabırla… Her adım, geleceğe atılmış bir adımdı. Bu okulun taşlarında yalnızca harç değil; inanç, dayanışma ve fedakârlık vardı. Duvarlarında, erkek emeğinden çok kadınların sessiz ama derin izleri saklıydı. Ne yazık ki okul köylere uzak olduğu ve kız çocuklarının okutulması henüz yaygın bir gelenek olmadığı için, bu büyük emeğin mimarı olan kadınlar, uzun yıllar bu fedakârlığın meyvesinden yeterince faydalanamadı. Yine de o okul, taştan olduğu kadar umutla, emekle ve gelecek hayaliyle yükseldi. Ve Solaklı Vadisi’nde bir kez daha gösterdi ki: Yıkım ne kadar büyük olursa olsun, eğitim iradesi varsa karanlık uzun sürmez.
Taş Binadan Yükselen Eğitim Işığı
1931 yılında, sabırla örülen duvarlar nihayet tamamlandı. Ortaya çıkan taş bina; yalnızca bir yapı değil, Solaklı Vadisi’nin karanlığına yakılmış bir kandildi. Geniş bir holü, uzun bir koridoru; beş sınıfı ve birkaç idare odasıyla mütevazı ama vakur bir duruşa sahipti. Tuvaletler bahçedeydi. Kalın taş duvarlar özenle örülmüş, üzerleri sıvanmıştı. Betonarme döşemelerin üzeri ahşapla kaplanmış, cephelere yerleştirilen geniş pencerelerle içeriye hem ışık hem umut taşınmıştı. 1932 yılında, merkezde son derece zor şartlar altında eğitim veren ilkokulun bu binaya taşınmasıyla, okul resmen eğitime başladı. Yirmi bir yıl boyunca bu taş bina, bölgenin çocuklarına yalnızca okuma yazma değil; hayal kurmayı, dirençli olmayı ve yarına inanmayı öğretti. Her sınıf, yoksulluğun içinden süzülen umut sesleriyle dolup taştı. 1952–1953 eğitim-öğretim yılında okul, ortaokula dönüştürüldü. O dönemde ortaokula başlayan öğrencilerin yaşları 11 ile 17 arasında değişiyordu. Boynuna bir kravat takan, başına ay-yıldızlı bir şapka geçiren çocuk artık “okullu” sayılıyordu. Bu küçük semboller, çocukların dünyasında büyük bir kimlik ve gurur anlamı taşıyordu. İlkokul ise çarşıda Halkevi olarak inşa edilen binaya taşındı. Uzun yıllar boyunca bu okulda yalnızca bir müdür ve bir asil öğretmen görev yaptı. İmkânsızlıklar, fedakârlığı zorunlu kılmıştı. Solaklı Vadisi’nde ne elektrik vardı ne de araba yolu… Açlık ve sefalet, hayatın sıradan bir parçasıydı. Ayaklarında çarıklarla, kilometrelerce yolu yürüyerek farklı köylerden gelen çocuklar için okulun kapısı, bir sığınak; ders zilinin sesi ise bir kurtuluş çağrısıydı. Tüm yokluklara rağmen bu ortaokul, Çaykara’nın ve çevre köylerin kaderini sessizce değiştirdi. Nice öğretmen, nice öğrenci bu taş duvarlar arasında yetişti. Ve her biri, bu binadan yükselen eğitim ışığını kalplerinde taşıyarak hayata karıştı. Taş bina, zamanla yaşlandı belki; ama içinde yanan ilim ve umut ateşi hiç sönmedi.
İzzet Şahin ve Bir Neslin Yazgısı
Bu umudun en önemli mimarlarından biri, okul müdürü ve Matematik–Fen öğretmeni İzzet Şahin’di. O, öğretmenlikle yöneticiliği şahsında birleştirmiş müstesna bir eğitimciydi. Yıllarca aynı takım elbise ve aynı pardösüyle okula gelir, müdür odasında oturmak yerine dersi boş geçen sınıflara girerdi. Müfredatın ötesine geçer, öğrencilerine hayata dair çok şey öğretirdi. Hiçbir öğrenciye hakaret etmez, şiddete asla başvurmazdı. Türkçe öğretmeni Hüseyin Serdar ile birlikte, o yılların “efsane öğretmenleri” olarak anıldılar. 1960 yılında Trabzon Lisesi parasız yatılı sınavını kazanan Karadeniz sahilindeki sekiz öğrenciden dördünün Çaykara Ortaokulu’ndan çıkması ve Trabzon Öğretmen Okulu sınavına giren 35 Çaykaralı öğrencinin tamamının kazanması, bu emeğin en somut göstergesiydi.

Bir Vadinin Hafızasında Eğitim
1952–1963 yılları arasında ortaokul olarak kullanılan bina, ihtiyacı karşılayamaz hâle gelince okul eski hükümet konağına taşındı; taş bina pansiyon olarak kullanılmaya başlandı. İlkokul ise merkezde tek katlı olarak yapılan binaya taşındı. 1968 yılında yeni ve 12 derslikli bir ortaokul binasının yapımına başlandı. 1969’da eğitim bu binada devam etti. 1971’de lise açıldı; okul, Çaykara Lisesi adını aldı. 1974’te Çaykara İnönü Lisesi, 1996’da ise Çaykara Çok Programlı Lisesi adını aldı. Ama Solaklı Vadisi’nin hafızasında asıl kalan, yokluk içinde kurulan o ilk taş bina ve orada yakılan eğitim meşalesi oldu. O meşaleyi yakanlardan biri olan Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu, hocası İzzet Şahin için şu dizeleri yazdı:
MÜDÜRÜMÜZ İZZET ŞAHİN İÇİN
Bir İzzet müdür düştü
Çaykara’nın şansına.
Ne elektrik ne su var,
Geldi bir dağ başına.
Geleni yazdı müdür,
Bakmadı hiç yaşına.
Öğrenci onu sayıp
Hayrandı duruşuna.
Sabah sınav sonucu
Kalmaz iş çıkışına.
Nice gençleri soktu
Eğitim savaşına.
Hep önlerde katıldı
Türkiye yarışına.
Ferdi bol ailenin
Helal düştü aşına.
Hak ile katkı sundu
Toplumun barışına.
Toplum da aziz müdür,
Yazdı mezar taşına.

İki Dağ Arasında Yeşeren Umut: Çaykara Eğitim Modeli
İki dağın arasına sıkışmış, toprağı üretime elverişli olmayan; ancak yüreği umutla, gözü ilimle dolu bir ilçe Çaykara… Bu coğrafyada insanlar, alın teriyle yoğrulmuş toprağın yokluğunu bilgiyle telafi etmeyi öğrenmişti. Çünkü burada tek bir hedef vardı: "Eğitim". Başka bir çıkış yolu, başka bir kurtuluş kapısı yoktu. Bir Hayalin Adı: Çaykara Modeli… Yıllar önce, Trabzon’un Çaykara ilçesinde, o dönemin İlçe Millî Eğitim Müdürü Ahmet Çamurali öncülüğünde başlatılan ve zamanla “Çaykara Eğitim Modeli” olarak anılmaya başlanan sistem, yalnızca bir eğitim uygulaması değil; bir inancın, bir kararlılığın ve bir ortak idealin tezahürüydü. O yıllarda ilçede tek bir dershane dahi yoktu. Ancak bu bir eksiklik değil, aksine bir fırsata dönüştürüldü. Okullar, yalnızca ders saatlerinde açılan binalar olmaktan çıkarıldı; hayatın kendisi hâline getirildi. Eğitim, okul duvarlarının arasına sıkışmadı; akşamın ilerleyen saatlerine, umutla yanan lambaların altına taşındı. TEOG sistemi kaldırılmadan önce Çaykara, altı yıl üst üste Trabzon birincisi oldu. Yalnızca TEOG’da değil; YGS ve LYS sınavlarında da Trabzon genelinde hep zirvede yer aldı. Türkiye çapında ise adından saygıyla söz edilen, başarı grafiği istikrarlı bir ilçe hâline geldi. Bu başarı, rastlantının değil; planlı çalışmanın, disiplinin ve fedakârlığın eseriydi.
.jpg)
Kırsalda Kurulan Büyük Hayaller
Çaykara Modeli, yalnızca merkezde değil; en ücra kırsal mahallelerde dahi aynı kararlılıkla uygulandı. Veliler, bu sistemi ilgiyle ve umutla takip etti. Çünkü çocuklarının, dershaneye ihtiyaç duymadan Türkiye’nin en seçkin üniversitelerine yerleştiğini görmek; bir ebeveyn için tarif edilemez bir gururdu. Sabah başlayan eğitim, akşam saatlerini aşan ders, kurs ve etüt çalışmalarıyla devam etti. Gün karardığında öğrenciler servislerle evlerine uğurlandı. İlçe dışından gelen ya da servisten yararlanamayan öğrenciler için ise kız ve erkek öğrenci yurtları birer güvenli liman oldu. Çocuklar yalnız değildi; sistem, kimseyi geride bırakmıyordu.
Ortak Dert, Ortak Hedef, Ortak Başarı
Bu modelin belki de en güçlü yanı; insan unsuruydu.
Milli Eğitim Müdürü…
Okul müdürleri…
Yöneticiler…
Öğretmenler…
Öğrenciler…
Veliler…
Herkesin derdi aynıydı: Çocuklara iyi bir gelecek hazırlamak. Dertler ortak olunca, hedefler de birleşti. Hedefler birleşince, yürekler aynı noktada buluştu. Ve böylece başarı, kendiliğinden ama kaçınılmaz bir şekilde geldi.
Bir Ülkeye Uzanan Işık
Bugün artık Çaykara Eğitim Modeli, yalnızca bir ilçenin gururu değil; tüm Türkiye’de örnek alınan bir eğitim anlayışıdır. İki dağ arasında sıkışmış bir coğrafyada, imkânsız denileni mümkün kılan bu model; bize şunu bir kez daha göstermiştir: Toprak olmayabilir, imkân sınırlı olabilir; ama inanç, emek ve birlik varsa, eğitim her engeli aşar. Çaykara’da filizlenen bu umut ışığı, yalnızca geçmişin bir hatırası değil; geleceğe bırakılmış güçlü bir mirastır.